Son yıllarda, resul ve nebi kavramları o kadar çok kötüye kullanıldı ve verilen anlamlar üzerinden o kadar çok saptırmalar yapıldı ki, artık bu konunun suistimal edilmesinin önüne geçmek mümkün görülmemektedir. Esasen bu durum da Yüce Allah'ın bir sınavıdır.
Al-i İmran suresi 81. ayet, resul ve nebi kelimeleri üzerinden nemalanmaya çalışan kişilerin en çok başvurduğu hatta temel aldıkları ayet olarak karşımıza gelmektedir. Bu nedenle, bu ayet üzerinde sıkı bir çalışma yapmamız gerekmektedir.
Ayetin orjinali şu şekildedir:

Ayetin klasik (Diyanet) meali ise şöyledir:
“Allah peygamberlerden, “Ben size kitap ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekini tasdik eden bir elçi size geldiğinde ona mutlaka inanacak ve yardım edeceksiniz” diyerek söz almış, “Kabul ettiniz mi ve bu ahdimi üstlendiniz mi?” dediğinde “Kabul ettik” cevabını vermişler; bunun üzerine “O halde şahit olunuz, ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim” buyurmuştu.”
Bütün sorun da işte bu klasik olarak nitelendirdiğimiz çevirilerden kaynaklanmaktadır.
Çeviriyi irdelersek, bir çok tezat ve yanlışın bir arada olduğunu görmekteyiz.
Çeviride Yüce Allah'ın peygamberlere kitap ve hikmet verdiğini, bu kitap ve hikmet verdikten sonra bunu tasdik eden bir elçi geleceğini, o elçi geldiğinde o elçiye inanacak ve yardım edeceklerini söylemiş ve bu konuda söz almıştır. Peygamberlere verilen kitap ve hikmetten sonra, nasıl bir elçi gelecek de peygamberler bunu tasdik edecektir? Elçi ne demektir? Peygamber ne demektir? Niye Yüce Allah peygambere bir kitap ve hikmet verdikten sonra bir de üzerine elçi yollayıp peygamberlere bu elçiye inanmalarını irade buyurmuştur?
Görüldüğü üzere, ayetin klasik çevirisi, kafa karışıklığından başka bir şey oluşturmamaktadır.
Meal, kelime ve cümle olarak çeviri manasına gelmektedir. Ayeti meallendirmeden önce, ayetin orijinalini bir de Latin alfabesiyle verelim:
Ve-iż eḣaża(A)llâhu mîśâka-nnebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin vehikmetin śümme câekum rasûlun musaddikun limâ me’akum letu/minunne bihi veletensurunneh(u)kâle eakrartum veaḣażtum ‘alâ żâlikum isrîkâlû akrarnâkâle feşhedû veenâ me’akum mine-şşâhidîn(e)
NEDEN BİR ELÇİ YOLLANIYOR?
Çözümlenmesi gereken birinci sorun, Yüce Allah peygamberlere kitap ve hikmet verdikten sonra neden üzerine bir de elçi yolluyor? Ayetin mealinden bu anlaşılıyor. Ama bakalım gerçekten öyle mi?
Ayetten net bir şekilde anlaşılmaktadır ki, çeviride “peygamber” kelimesi “nebi”den, elçi kelimesi “resul”den çevrilmiştir. Dolayısıyla Yüce Allah bir nebiye, kitap ve hikmet verdikten sonra üzerine bir resul yollanacağı manası çeviriye verilmiştir.
KİTAP VERİLEN Mİ KİTAPTAN VERİLEN Mİ?
Burada esas ayetin anlam değişikliği yapılan ve açıklanmayan yönü, ayette geçen “min kitabin” kelimesinin “kitap” olarak çevrilmesidir. “min kitabin”; kitap değil “kitaptan” anlamına gelmektedir. “min” takısı çevirilerde devamlı göz ardı edilmekte, bu da anlam kaymalarına neden olmaktadır.
Dolayısıyla, “min kitabin” kelimesi kitaptan olarak tam meali sağlandığında ayet şu hale gelmektedir: Yüce Allah nebilere kitaptan ve hikmet verdikten sonra bir resul yolluyor manası çıkmaktadır.
Peki kitaptan ne demektir? “kitabin” kelimesi, Kur'an'ın bir çok yerinde “kaydedilen kitap, her şeyin kayıtlı bulunduğu kitap, levhi mahfuz” (ing: Record) anlamında gelmektedir (En'am 59, Yunus 61, Hud 6, Taha 52, Hac 70, Neml 1, 75, Sebe 3). Ayette geçen ve mealinde “kitaptan” diye belirtilen; Kur'an, Tevrat, İncil gibi indirilen kitaplar değil, her şeyin kayıtlı/yazılı olduğu kitap yani klasik tabiriyle levhi mahfuzdur.
Kitap kelimesi bu şekilde anlaşıldıktan sonra, ayet daha da anlaşılır ve klasik çeviriden daha da ayrılan bir hale gelmektedir.
“... ben size her şeyin kayıtlı olduğu kitaptan ve hikmet verdikten sonra...”
Evet, dolayısıyla nebilere seslenen Yüce Allah, kendilerine kitap verildikten sonra değil, her şeyin kayıtlı olduğu kitaptan ve hikmet verildikten sonrası için konuşmaktadır.
Peki, her şeyin kayıtlı olduğu kitaptan (kitabin) verilen nedir? Bunun için yine kitabin kelimesinin geçtiği ayetlere baktığımızda görüyoruz ki, her şeyin yazılı olduğu kitapta, bir çok bilgi bulunmaktadır. Dolayısıyla, kitabin olarak belirtilen her şeyin kayıt olduğu kitaptan verilen, bilgidir.
HİKMET
Ayete geri dönersek, kitaptan verilenlerin yanında bir şey daha verildiğini görüyoruz: Hikmet.
Hikmet, gerçeklik görüsü, gerçekleri tam olarak anlayabilme yetisi anlamına gelmektedir. Nitekim Bakara 269'da, kime hikmet verilmişse ona büyük bir hayır, tarifsiz bir servet, emsalsiz bir iyilik verilmiş olduğu belirtilmektedir. Aynı ayette Yüce Allah'ın hikmeti, dilediğine verdiği belirtilmiştir.
Tekrar ayete döndüğümüzde, nebilere her şeyin kayıtlı olduğu kitaptan (kitabin) bilgiler ve bununla birlikte (ayette “ve” takısı “aynı anda, birlikte” manasını vermektedir) hikmet de verildiği apaçık görülmektedir.
Nebi, vahyin kaynağına dönük bir kavramdır. Nebi, bir isim-sıfat olması hasebiyle, kişinin vahiyle olan muhataplığı üzerinde dikkat çekilmektedir. Resul ise, risalet manasında olup, vahyin muhatabı manasına gelir. Resul de nebi gibi bir isim-sıfattır ve eğer bir kişi resul olarak anılıyorsa, o kişinin ilettiği mesaj ile ilgili yönüne dikkat çekilmektedir. Bu nedenle resul kelimesi Türkçeye “elçi, haber ileten” manasında çevrilirken nebi, “peygamber, Allah'tan vahiy alan” manasında çevrilir.
KİTAPTAN BİLGİ, HİKMET VE VAHİY SARMALI
Buraya kadar yapılan açıklamalar, bizi şu sonuca iletmektedir: Ayette geçen ve nebiler olarak bildirilen kişilere, her şeyin kayıtlı olduğu kitaptan bilgiler ve hikmetler verilecektir. Bu tip bilgi ve yeteneklerin bahşedilmesi için, vahye gerek olduğu konusunda bir kural bulunmamaktadır. Kişiye hikmet ve bilginin yalnızca ve sadece vahiy ile verileceği konusunda bir zorunluluk, ayette geçmemektedir. Nitekim yukarıda bahsi geçen Bakara 269 nolu ayette, Allah'ın hikmeti istediğine vermesi bir vahye dayandırılmadığı gibi, her şeyin kayıtlı olduğu kitaba dair bilgilerin de sadece ve yalnızca vahiy kanalı ile iletileceği konusunda bir zorunluluk En'am 59, Yunus 61, Hud 6, Taha 52, Hac 70, Neml 1, 75, Sebe 3 nolu ayetlerde bildirilmemiştir.
Dolayısıyla nebilere bu tip bilgiler ve hikmetler, daha vahiy ulaşmadan verilmektedir.
Zira Yusuf Resul'e, daha vahiy gelmeden çocukken gördüğü rüya ile bildirilen hikmetler (Yusuf, 4), İsa Resul'ün beşikte konuşması (Meryem, 30) sırasında söylediği sözler, vahiyle muhatap olmadan önce verilen bilgi ve hikmetlere işaret etmektedir.
NEBİLERE GELECEK BİR RESUL
Al-i İmran 81. ayete geri dönersek ayette açıkça, Yüce Allah tarafından kayıtlı kitaptan bilgi ve hikmet verildikten sonra, nebilere bir resulün geleceği söylenmektedir. Peki kim bu resul?
Kendilerini resul ilan etme cüretinde bulunan (İmam İskender Mihr olarak anılan İskender Evrenesoğlu, Reşat Halife gibi) bir çok kişi, ayeti yukarıda belirtilen klasik manasını daha da çarpıtarak anlam yüklemiş ve ayetteki Resul'ün kendileri olduklarını iddia etmişlerdir.
Sorulması gereken soru şudur: Eğer ayete klasik anlamda ve hatta bu kişilerin verdiği manada anlam verilse dahi, nebilerden çok sonra gelen bu kişilere, nebiler nasıl bir destek verecekler ve bunları onaylayacaklardır? Ayette nebilerden açıkça, gelecek olan resule inanacak ve yardım edeceksiniz sözü bizzat Yüce Allah tarafından alınmaktadır. Musa, İsa ve Muhammed peygamberler/nebiler, bugün resul olduğu iddia edilen İmam İskender Mihr yahut Reşat Halife'ye nasıl bir yardımda bulunacaklar ve bunlara inandıklarını nasıl dile getirecekler ki, Yüce Allah'a verdikleri sözde durduklarını tescil edeceklerdir?
Nebiler, vefat ettiler ve şu an yaşamıyorlar. Ayette, öldükten sonra bu resulü onaylayacak ve yardım edeceksiniz diye bir anlam da çıkmamaktadır. Peki sorun nedir?
Sorun, ayeti anlamlandıran kişinin, Kur'an'dan çok kendi nefsine bakmasından kaynaklanmaktadır.
Bir nebiye veya tüm nebilere, her şeyin kayıtlı olduğu kitaptan bilgi ve hikmet verilmesi, o kişiyi nebi yapar mı? Bu soruya verilecek cevap olumsuzdur. Yukarıda da arz ettiğimiz gibi nebi, vahyin kaynağına yönelik yani nübüvvet esaslı bir kelimedir. Bir insanın nebi olabilmesi için, onun vahiy alması gerekmektedir ki ayette de Yüce Allah da tam olarak bunu yapmıştır.
Nebinin vahiy alması, vahiy meleğiyle gerçekleşmektedir. Vahiy meleği Meryem Suresi 19. ayette de görüldüğü üzere, resul olarak adlandırılmaktadır. Çünkü vahiy meleği, bir elçidir, Allah'tan aldığı mesajı/haberi muhatabına iletme görevini yaparken resul olarak anılmaktadır.
Dolayısıyla, Al-i İmran 81. ayette geçen resul kelimesi, vahiy meleğine işaret etmektedir.
Kaldı ki ayette, “nebilerden” (çoğul) ve “resulden” (tekil) bahsedilmektedir. Dolayısıyla tüm nebilere gelecek tek bir resul/elçi söz konusudur. Tüm nebilerin bu resul/elçi ile muhatap olacakları ve hatta O'na iman edip, yardım edecekleri, zorluk çıkarmayacakları da verilen sözün temelini oluşturmaktadır. O halde, bu elçinin vahiy meleği dışında başka biri olması ihtimali var mıdır? Veya soruyu şu şekilde sormamız uygun olacaktır: Tüm nebilerle, vahiy meleği dışında muhatap olan, bu muhataplıkta iman ve yardım edilmesi gereken tek bir yaratılmış var mıdır? Tabi ki cevap “yoktur” şeklinde verilebilmektedir. Nebilerden binlerce yıl sonra gelen birilerinin, her bir nebi ile görüşüp onlardan imani onay (iman) ve yardım alması nasıl açıklanacaktır? Reşat Halife bu konudaki çıkmazı, Son Ahit isimli eserinde, kendisinin bir gün ruhi olarak bir yere götürüldüğünü ve burada tüm peygamberlerin kendisini kafalarını sallayarak onayladığını iddia etmiştir (Reşat Halife, Son Ahit, syf 374). Ayetteki manasına aykırı olarak nebilerin toplu bulunduğu bir yere gidip, nebilerden onay aldığını söyleyen Reşat, nebilerin birer ölü olduklarını beyan etmekle, ölü kişilerin kendisine nasıl bir yardımda bulunarak ahdi yerine getirdiklerinden hiç bahsetmemektedir. Yazının başında da belirttiğimiz gibi ayeti, Kur'an'a göre değil nefse göre tefsir/meal edenlerin, düştüğü girdap işte bu kadar derindir.
AYETİN MEALİ
Al-i İmran 81'de buraya kadar yapılan tespitler göz önüne alındığında, ayetin meali şu şekilde karşımıza çıkmaktadır:
Bir zaman Allah peygamberlerden 'kesin bir söz (misak)' almıştı: 'Andolsun size her şeyin kaydedildiği kitaptan ve hikmetten verip sonra size bunları doğrulayan bir elçi (vahiy meleği) geldiğinde, ona mutlaka inanacak ve mutlaka ona yardımda bulunacaksınız/zorluk çıkarmayacaksınız.' Demişti ki: 'Bunu kabul ettiniz mi? Bu ağır sözün yükünü aldınız mı?' Onlar: 'Kabul ettik' demişlerdi de (Yüce Allah da) 'Öyleyse şahid olun, ben de sizinle birlikte şahid olanlardanım,' demişti.
İşte ayet gayet net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Nebilere kitaptan bilgiler ve hikmet verildikten sonra vahiy meleği/elçi/resul nebilere gelecektir. Vahiy meleğine yani gelen bu elçiye iman edilmesi, ret edilmemesi konusunda söz alınmakla birlikte, sadece bu meleğe iman etmekle kalınmayacak aynı zamanda yardım edilecek sözü de alınmaktadır.
NEBİLERİN RESULE İNANMALARI VE YARDIM ETMELERİ
Gelen elçiye yani vahiy meleğine inanmak ne demektir? Ayette inanmak, “ letu/minunne” ikazıyla gelmektedir. Yani “mutlaka!” inanılması gereken, kesinlik arz eden bir kalıpla gelmiştir. İnanmanın, güvenmemezliğin karşıtlığını da içinde barındırdığı mana göz ardı edilmeden, inanıp, güvenme anlamında ve bir ikazla bu emrin gelmesi, gelen elçinin ne kadar önemli bir iş yaptığının da bir yansımasıdır. Gelen elçinin, mutlaka ve mutlaka, güvenle sabit bir inanma ile kabul edilmesi anlamı, çok net bir şekilde bu ayetten çıkmaktadır.
Aynı şekilde elçiye yardım da yine “mutlaka” (l-t) ikazıyla gelmiştir. Elçiye yardım, getirilen vahyi iletmesi işinde yardımdır. Elçi yani vahiy meleği, vahiy gibi kainattaki en önemli emaneti taşımak ve bunu iletmek gibi bir görevle gelmektedir ve yaratılmış bir varlık olması nedeniyle bu zorlu ve sıkıntılı işi yaparken karşılaşacağı zorlukları hem gidermek hem de elçinin/vahiy meleğinin ilettiği mesajı alma konusunda zorluk çıkarmamak manasında bir yardımdan bahsedilmektedir.
Ayetin devamında bu istenilenleri yapmak ve bu ağır sözü kabul etmek konusunda kararlı olup olmadıkları yine Yüce Allah tarafından uyarılan nebiler, söz vermişlerdir. Yüce Allah da bu sözleşmeye, kendileri ile birlikte şahit olduğunu belirtmiştir.
SON SÖZ OLARAK
Ayet hakkında bu kadar açıklama yapma nedenimiz, bu ayet üzerinden yapılan saptırmalar ve sapkınlıkların önüne geçmek için elimizden geldiğince açık olmaya çalışmaktır. En ufak fırsatı dahi değerlendirmek için hazır kıta bekleyen şeytanın askerlerine, Kur'an'a iman edip Yüce Allah'a sığınan hiç kimsenin fırsat vermemesi, bu konuda her daim uyanık olması, imanın bir gereğidir.
İman, sadece inanmak değil, aynı zamanda inanılan şeyin muhafaza edilmesi için gereken çabayı göstermek demektir. Ancak aktif bir iman anlayışıyla Yüce Allah'a yönelebileceğini idrak etmek, gerçek ve ispatlanmış bir iman olacaktır. Pasif iman ile yani sadece “ben iman ettim” diyerek köşeye çekilmenin, hiçbir ispat sunamamanın, çok büyük zafiyetleri içerisinde barındırdığı açıktır.
Al-i İmran 81. ayet bile tek başına ispat etmektedir ki, gerek nebilerin gerekse de resullerin işi, zannedilenden çok zordur. Vahyi ileten elçi/resul, taşıdığı emanetin ağırlığı altında ezilmemek için kılı kırk yarar iken vahyin iletildiği nebi, bu emaneti en iyi şekilde muhafaza etmek için, ömründen ömür vermektedir. Zira bu konuda verilen ve ayette bahsi geçen söz/alınan misak, en ufak hatada büyük bir gazap ile de nebiyi baş başa bırakabilir.
Yeniliklerden ve fırsatlardan haberdar olmak için abone olun.
.png)